Sorun bildir
Karar Ekle

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E:1947/11 K:1950/2 Sorun bildir

Esas no: 1947/11

Karar no: 1950/2

Tarih: 01.03.1950




Banner


DAVA :

İyi niyetle bir gayrimenkule zilyet bulunanın onu kullanma ile faydalanması yüzünden elde ettiği menfaatin yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından indirilmesi gerekip gerekmiyeceği hususlarında Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinin 29.1.1942 tarih ve 313 ve 24.9.1945 tarih ve 3263 ve Beşinci Hukuk Dairesinin 20.3.1947 tarih ve 677 sayılı kararlarını havi ilamları arasındaki içtihat uyuşmazlığının çözülmesi gerekli görülmesine mebni uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 15.2.1950 tarihine rastlayan Çarşamba günü saat 9.30 da müzakerenin başlayacağı Genel Kurul Üyelerine bildirilmişti.

KARAR :

Bugün toplanan kurula elli sekiz zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşılmakla Birinci Başkan H.Özyörük'ün Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar Birinci Başkan tarafından okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; M.olmıyan bir akit zımnında satın alınan gayrimenkulün kullanılmasından ötürü müşteri ecrimisil itasiyle mükellef tutulup tutulamayacağı yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından "ecrimisil de" elde edilen fayda ve semere sayılarak mahsubu gerekip gerekmiyeceği hususları anlaşmazlığın konusunu teşkil etmektedir.

M.olmayan satış akti zımnında her iki taraf verdiğini geri almaya hakkı ile mükelleftir. Geri verilmedikçe mütemerrit sayılamayan müşteri satış bedelinin geri verilmesine değin intifa ettiği semerelerin tazmin ve ecrimisil itasiyle mükellef tutulamayacağı yüksek kurulumuzun 10.7.1940 tarihli kararı gereğindendir. Anlaşmazlık konusunu da halletmekte olan bu karar muvacehesinde aynı mahiyet arzeden bu işin tekrar müzakere ve münakaşasına sebep ve mahal yoktur.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı F.Bozer; Mahallinden gelen kararları okuyunca ihtilafın semere tabirine münhasır olduğu anlaşılıyor. Sayın K.Arslansan, Medeni Kanunun 906 ıncı maddesini okudular ve tevhidi içtihat kararından da bahsettiler. Hiç şüphe yoktur ki, iyi niyetle zilyet olan kimse onu iade ile mükellef olduğu şahsa karşı hiç bir tazminatla sorumlu değildir. 906 ıncı maddenin ve bahsolunan içtihadı birleştirme kararının icabı budur. Buna muhalif karar ittihaz edilemez. Ancak, hadise böyle değildir, ben gayrimenkulü harici surette satmış ve alıcıya teslim etmiştim. Akit, resmiyet iktisap etmedi. Gayrimenkulün satıcıya iadesi lazım gelip alıcı bu gayrimenkule faydalı ve zaruri masraflar yapmış, satıcıdan istiyor, bu takdirde alıcının elde ettiği semere ne olacak. İşte 907 inci madde buna cevap veriyor, yani ( 907 inci madde 906 ıncı maddenin bir istisnasını teşkil ediyor. ) Gelecek oturumda bu hususu daha ziyade arz ve izah edeceğim.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Medeni kanunun 906 inci maddesinin yorumuna mütedair ve münhasır olduğu hakkında kararda bir kayıt bulunmamaktadır. Karar mutlak 907 inci maddede şamildir. Yüksek kurulca 907 inci maddeye şümulü olmadığı kararlaştığı taktirde esas hakkında dairenin görüşünü arz ve tavzih ederim.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı F.Bozer; İlk önce müsaadenizle ihtilafa sebep olan kararlardan bahsedeyim: Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin 24.9.1945 tarihli ilamı:

Bu dava; K.Kobak ile Şaver arasındadır. Davalıdan onbeş sene evvel davacının müteveffa anası A.enin 440 lira bedel ile haricen satın aldığı harap evi tamir ve ayrıca iki oda bir fırın da ilave etmiş olduğu halde ferağ etmediğinden ve istirdada teşebbüs ettiğinden satış bedeli 440 lira ile tamir ve inşa masrafı 500 liranın tahsili istenmiştir.

Asliye kararı; Satış sabittir. Ancak, davacıdan başka bir varis daha vardır. Satış bedeli 440 liradan davacının hissesine düşen 330 lira ve 500 lira inşa masrafı ki, ceman 830 liranın tahsiline ve hapis hakkının tanınmasına henüz ödenmeyen verginin reddine dairdir.

Bu kararı davalı temyiz etmiş, dairece harici satış bedeline ait hükmün Onanmasına, sarfiyata gelince, davacının gayrimenkulden elde ettiği semerelerin Medeni Kanunun 907 inci maddesi mucibince sarfiyattan indirilmemesi yolsuz olmakla sarfiyata ait hükmün Bozulmasına karar verilmiştir. Bu sarfiyat kısmen kiracı tarafından yapılmıştır. Davacının üç senelik kira hakkına mahsup edilmiştir. Demek ki, davacısı evi kiraya vererek intifa etmiştir ki, bunun sarfiyata mahsubu şüphesizdir.

2- Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin 29.1.1942 ilamıdır. Bu dava İ.E.ile R.ve saire arasındadır. 1930 da davalılar iki parça tarlalarını 600 liraya Noter senediyle ferağını taahhüt etmişlerken başkasına satmışlardır. Davacı hüsününiyetle toprağı ziraate elverişli hale getirmiş, hendekler açmış, kavak fidanları dikmiş, yalnız 532 lira masrafın tahsili istenmiştir.

Davalılar satış bedelini davadan evvel ödemişlerdir. Davanın bedele şümulü olmayıp yalnız masrafa aittir. Asliye kararı, 190 lira masrafın tahsiline dairdir. Bu kararı davalılar temyiz etmiş, temyizen ( Davalılar; tarlalarını ekmek suretiyle intifa eden davacının masraf istemeğe hakkı olmadığını iddia etmiş olmalarına ve davacının masrafa tekabül edecek miktar ecrimisil ile sorumlu bulunmasına göre davacının bu suretle intifa edip etmediği tahkik olunmamasından ve 907 inci maddenin nazara alınmamasından bozulmuştur.

3- Temyiz Beşinci Hukuk Dairesinin ilamı; dava F.ile A.arasındadır. Davanın mahiyeti de davacının tapu ile malik olduğu gayrimenkule davalının fuzuli müdahalesinin meni isteminden ibarettir. Davalı da bu gayrimenkulü haksız işgal etmediğini ve 936 da Noter senediyle 150 liraya satın aldığını ve 300 liralık onarma masrafı yaptığını ve 450 liranın tahsilini istemiştir.

Asliye mahkemesince 150 lira bedelin tahsiline, hapis hakkı tanınmak suretiyle müdahalenin menine ve 907 inci madde mucibince elde edilen 252 lira ecrimisilin onarma giderini aşmakta olduğundan masraf talebinin reddine karar verilmiştir.

Davalının temyizi üzerine Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesince ( bu olayda davalının iyi niyetle evde oturduğu ve 907 inci madde zilyedin elde ettiği semereye dair olup ecrimisle şamil olduğu ve buna göre davalının ecrimisil vermeğe mecbur tutulmayacağı besbelli iken yazılı şekilde hüküm verilmesi yolsuz ) olduğundan bahsile hüküm bozulmasına karar verilmiştir.

Bu olaylarda maddi vakıa; gayrimenkulün harici satışıdır. Son tevhidi içtihat kararına göre o gayrimenkul tapuda kayıtlı olmadığı ve alıcıya devir ve teslim edilmiş olduğu taktirde bu muamele muteberdir. Tapuda kayıtlı ise bakılır, satış vadolunmuş ise muteberdir. Kati satış yapılmış ise muteber değildir. Ne ilzami, ne de temliki bir akit vücut bulmaz, her iki taraf yekdiğerinden aldığını geri verir, tazminat vermeğe mecbur değildir. 906 ıncı maddenin icabı budur. Fakat zilyet iade ile mükellef olduğu şeye masraf yapmış ise ne olacak, Kanunumuz üç türlü masraf kabul etmiştir.

1- Zaruri masraflar : O şeyin muhafazasına muktazi ve ihmal ve tehiri kabil olmayan masraflardır. Çatının kırılan kirişini tamir etmek ve kiremitlerini aktarmak gibi,

2- Faydalı masraflar : Şeyin değerini yükseltmeğe salih olmakla beraber sarfınazar edilebilen masraflardır. Elektrik, havagazı, su tesisatı gibi,

3- Lüks kabilinden masraflar : İşte 907 ve 908 maddeler bu gibi sarfiyat hakkındaki hükümlerden bahsediyor. 1- Zilyet hüsniyetle masraf yapmış ise zaruri ve faydalı sarfiyatını isteyebilir Madde : 907.

2- Suiniyetle masraf yapmış ise, yalnız zaruri masraflarını isteyebilir, 908.

3- Lüks kabilinden masraf ise sarfiyatını isteyemez. Ancak, yaptığı şeyleri zararsız ayrılması kabil ise söküp götürebilir.

Zilyedin elde ettiği semereler, kendi sarfiyatı dolayısiyle olan alacağına mahsup edilir. Şimdi gelelim ihtilaflı noktaya;

Bu izahattan sonra ihtilaflı noktaya geliyorum : İhtilaflı nokta, 907 inci maddenin son fıkrasındaki ( semere ) tabirinin şümulünü tayine münhasırdır. Sayın K.Arslansan arkadaşımız, bir içtihadı birleştirme kararına dayanarak iyi niyetle zilyet olan kimsenin hiç bir tazminatla sorumlu olmadığını iddia etmiştir. Bu iddia çok doğrudur ve bahsettikleri içtihadı birleştirme kararı da tamamen yerindedir. 906 ıncı madde iyi niyet sahibi zilyetleri himaye etmiştir. Bunun neticesi olarak iyi niyetle bir şeyi elinde bulunduran ve ondan mevcudiyetine kani olduğu hakkına muvafık surette istifade eden kimse, iade ile mükellef olduğu kimseye karşı hiç bir tazminatla sorumlu değildir.

O, yalnız elinde bulunan şeyi hak sahibine iade ile mükelleftir. Semerelerini tazmin etmez, ziyadan, hasardan mesul olmaz. 906, 907 inci maddelerin hadiseye tatbiki için zilyedin hüsnüniyetle ve mevcudiyetine kani olduğu hakkına muvafık surette istifade etmesi şarttır. Fakat biz muhtelif tevhidi içtihat kararlarıyla bu maddelerin hadiseye tatbikini kabul ettik. Fakat fikrimce, iyi niyetle zilyedin tazminatla sorumlu olmaması hakkındaki kaidenin bazı istisnaları vardır. Bunlardan birisi 907 inci maddedir. Bu maddeye göre, bir şeye hüsnüniyetle zilyet bulunan kimse, o şeyin reddini isteyen müddeiden yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatın iadesini talep ve tediye zamanına kadar o şeyi hapsedebilir. İşte zilyet sarfiyatını istemiş ise o şeyden elde ettiği semereleri sarfiyattan tenzil etmeğe mecburdur. 907 inci maddenin ( zilyedin elde ettiği semereler, kendi sarfiyatı dolayısıyla olan alacaklarına mahsup edileceğinden ) bahis olan son fıkrası bu mecburiyeti açıkça göstermektedir. Bu madde mucibince semerelerin mahsubu lüzumunda ihtilafımız yok. Zira, biz mahsup lazım gelir diyoruz. Beşinci Hukuk, o da lazım gelir. Ancak, semerenin ecrimisle şümulü yok diyor, kararlarından bu cihet vazıhan anlaşılmaktadır.

Zilyedin semerelerle mesuliyeti, tam bir mesuliyet olmayıp nakıs bir mesuliyettir. Yani ancak sarfiyatı miktarınca mesuldür. Binaenaleyh sarfiyatını tecavüz eden semerelerden mesul değildir.

Mahsup keyfiyeti, fikrimce usul kaidelerine tabi olmamak lazım gelir. Yani talep ve dava şart değildir. Fakat Hukuk Heyeti Umumiyesi hilafına karar vermiştir. Müzakere mevzuu olan kararlar arasında bu hususta bir ihtilaf mevcut olmadığından bu nokta üzerinde tevakkuf etmeği lüzumlu görmüyorum.

İkinci istisnada Borçlar Kanununun 192 maddesidir ki, biraz sonra izah olunacaktır. Şu izahattan anlaşılırki, iki daire arasında ki ihtilaf; semere kelimesine mana vermekte kalıyor. Başka noktalarda, fikrimce bir ihtilaf yoktur.

S.ne demektir? Medeni Kanun bunu tarif etmiştir. Ezcümle 620 inci maddede ( bir şeye malik olan kimse o şeyin tabi semerelerine de maliktir. Bir şeyin muayyen zamanlarda hasıl etiği ve örfün o şeyden sureti tahsisine göre istihsalini tecviz eylediği mahsuller; o şeyin tabii semereleridir ) 728 madde ( malın intifa müddeti içinde kemale eren tabii semereleri intifa hakkı sahibinindir ) ve 861 maddede ( Rehin, merhunun hem aslını hem teferruatını takyit eden hilafına mukavele olmadıkça merhunun tabii semereleri o merhunun mütemmim cüzüleri olmak halinden çıkınca mürtehinin bunları malike iade etmesi lazımdır ).

Kanunumuzun şu sarahatına göre semereler iki kısımdır. 1- Tabii semereler, 2Hukuki semereler.

Tabii kaydı hiç şüphe yoktur ki, ihtirazidir. Hukuki semerelerden itiraz için sevkedilmiştir.

Tabii semereler mesela, her çeşit sebzeler, ağaçların meyveleri hayvanların süt, yün gibi hasılatıdır.

Hukuki semereler, hukuki bir muameleden hasıl olan çoğalmalardır. Faiz, kira bedeli gibi, kira mukabili olan ecrimisil, hukuki semerelerden addolunmak lazım gelir.

Viland semere tabirinden bittabi tabii semere anlaşılmalıdır diyor. Fakat fikrimce Medeni Kanun semere tabirinden tabi semereleri kasdettiği vakit ( tabi semereler ) diye takyit etmez. 620, 748, 861 inci maddeler bunun en büyük delilidir. Halbuki, 907 inci maddede ( semere ) tabiri mutlak zikrolunmuştur. Hilafına takyit delili bulunmadıkça kemaline masruf olmak lazım gelir. S.kelimesi hem tabii semerelere, hem de hukuki semerelere şamil olmak lazım gelir. Kaldı ki, ( semere ) tabirinden bittabi tabii semereler anlaşılmalıdır diyen Viland dahi ( Bununla beraber bu kaidenin mesela zilyet tarafından tahsil edilmiş kiralara da yani hukuki semerelere de tatbik olunacağını ) kabul etmez. Binaenaleyh hukuki semerelerin tabii semereler hakkındaki hükümlere tabi tutmak mümkündür.

Nitekim istihkak davalarında, Borçlar Kanunu 192 maddede hususi hükümler koymuştur. Madde ( Mebiin tamamen zaptolunması halinde bey münfesih addolunur. Ve müşteri bayiden atideki metalipte bulunabilir.

1- Bebiden istihsal ettiği veya istihsalini ihmal ettiği semereler tenzil edilmek üzere tediye ettiği semenin faiziyle birlikte iadesi,

2- Mebii zapteden üçüncü şahıstan metalibe edemeyeceği sarfiyatı,

3- Mahkeme masraflarını,

4- Mebiin zaptından mütevellit diğer her türlü zararlar. Burada Kanun Vazıı daha ileri gitmiştir. 907 madde aksine olarak semerelerin semenden bile tenzilini kabul etmiştir. Faiz semenin tediyesi tarihinden hesap olunur. Buna mukabil alıcının istihsal ettiği semerelerin mesela maddi mahsulün ve kirasının semenden bile tenzili kabul olunmuştur. Bu maddenin şerhinde semen tabiri 620 madde beyan olunandan daha geniş manada anlaşılmak lazım geldiği yani tabii ve hukuki semerelere şamil olduğu beyan olunmuştur.

Bundan başka 3699, 4797 sayılı hususi kanunlarımızın hükümleri de bu düşüncemizi teyit etmektedir.

3699 sayılı kanunda ( Hazineye ait arazi, bağ ve bahçelerin 1938 ve musakkafatın 1934 yıllan sonuna kadar fuzuli işgallerinden mütevellit ecrimisilleri aratmayacağı ) ve ( ancak gayrimenkullerin tamiri ve saire gibi o gayrimenkulden doğan bir sebeple hazineden alacak iddia eden şağile karşı müddeabih kadar ecrimisilin mahsubunu istemeğe hazinenin hakkı olduğu ) yazılı bulunduğu gibi 4797 sayılı kanunda da ( D. malı gayrimenkullerin 1.6.1945 tarihine kadar kira bağıtlarında yazılı süre dışında işgale devam edilmesinden doğan alacaklar aranmayacağı gibi bağıtsız olarak işgalinden ötürü de ecrimisil aranmayacağı ) ve ( ... işgal edenler tarafından yapılan imar, yenileme veya onarma için hazineden bir şey istenmiyeceği ) yazılıdır. Bu kanunlarda da ecrimisil alacağının sarfiyata mahsup edileceği kabul olunmuştur. Binaenaleyh Dördüncü Dairenin kararı daha isabetli olmak lazım gelir.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; İki daire kararları arasındaki görüş ihtilafı, Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasındaki "zilyedin elde ettiği semereler" mefhumu ecrimisle de şamil midir, değil midir? Noktasında toplanmaktadır.

Beşinci Hukuk Dairesi kararında; 907 inci maddenin son fıkrasındaki "zilyedin elde ettiği semereler" tabiri ecrimisle teşmil edilmeyeceği ve buna göre gayrimenkule iyi niyetle zilyet bulunan müşterinin ecrimisli vermekle mükellef tutulamayacağı açıkça belirtilmiştir.

İhtilafın çözümü için semere mefhumu, bu mefhuma ecrimisil girip giremeyeceği ve ihtilaf konusu olaylarda olduğu üzere muteber olmıyan bir akit zımnında teslim olunan gayrimenkulun kullanılmasından ötürü müşteriden ecrimisil namı altında değer kirası takdir ettirilip yapmış olduğu zaruri ve faydalı giderinden mahsubu gerekip gerekmiyeceği noktaları üzerinde toplanmaktadır.

Semere; bir şeyin belli zaman ve devrelerde verdiği mahsuldür. Fakat bir şeyin hukuki manada ne dereceye kadar semere sayılabileceğine tayin hususlarında iktisadi icap ve düşüncelerde gözönünde bulundurulmak iktiza eder.

Medeni Kanunun 620 inci maddesindeki tarif yalnız tabii semereye mahsustur. Fakat 907, 908 inci maddelerde tabii diye takyit olunmaksızın kullanılan semere tabiri tabii semerelerden maada hukuki semereleri de içine almakta ve tanınmış hukuk bilgilerinin rey ve mütalaaları da bu görüşü teyit etmektedir. Ancak muteber olmıyan bir akit zımnında gayrimenkule zilyet bulunanın onu kullanması fayda ve semere sayılarak ecrimisil altında yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından mahsubu gerektiği yolunda Dördüncü Hukuk Dairesinin görüşünü destekleyen bir mutalaa yoktur.

Ecrimisil benzerine göre taktir olunan bir ücrettir. Mecellenin 596 ıncı maddesinde yazılı olduğu üzere vakıf ve küçüğün mallarında her halde, muaddilül istigal ise mülk ve akit iddiaları ileri sürülmeyen hallerde lazım gelir. Şimdi mülga Mecelle hükümlerini genişleterek gerçek ve tüzel kişilere ait zapt ve işgal olunan bir gayrimenkul için mutlak surette ecrimisil lazım geleceği rey ve mutallası hiç bir veçhile doğru olamaz.

Hazineye ait bir gayrimenkul işgal olunduğu taktirde benzerine göre ecrimisil verileceği özel kanun hükümleri gereğindendir. Hazineye ait gayrimenkulleri işgal edenler özel kanun gereğince benzerine göre takdir olunan ecrimisli öderler. Halbuki, yeni mevzuatımızda gerçek ve tüzel kişilere ait bir şeyi zapt ve işgal edenlerden hak sahibinin bu yüzden duçar olduğu zarar tazmin ettirilir.

Zarar da; o şeyi telef edildiği veya ziyaa uğratıldığı, tahrip veya o şeyin kazanç ve faydasından mahrumiyetine sebebiyet verildiği hallerde husul bulur. Mesela başkasına kiraya verilmiş olan bir gayrimenkulü zapt ve işgal edenden ecrimisil değil hak sahibinin duçar olduğu bütün zararlar tazmin ettirilir.

Ticaret Kanununun 249 uncu maddesinde ecrimisil tabiri kullanılması yeni mevzuatımızda yer almasından değil, gözden kaçmasından ileri gelmektedir.

Binaenaleyh Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasındaki "zilyedin elde ettiği semere" tabiri kullanmaya şamil değildir. Esasen muteber olmayan bir akit zımnında gayrimenkule zilyet bulunanın satış bedeli iade olununcaya kadar intifa ettiği semerelerin tazmini ve ecrimisil itası ile de mükellef olamayacağı 10.7.1940 tarihli içtihadı birleştirme kararı gereğindendir. İyi niyetli zilyedin yapmış olduğu zaruri ve faydalı giderlerden kullanma ile faydalanması değerlendirilerek indirilmesi de icap etmez mutalaasındayım. ( 22.2.1950 Tarihli üçüncü oturum )

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. K. Arslansan; Geçen celsede Beşinci Hukuk Dairesi kararının dayandığı sebepler hakkında izahatta bulunmuştum. Gereği gibi aydınlanamayan iki nokta hakkında mütemmim maruzatta bulunacağım. Kararımız, Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasında kullanılan "zilyedin elde ettiği semere" tabirine ve 10.7.1940 tarihli içtihadı birleştirme kararına dayanmaktadır.

Vazukanun; mevcudiyetine kani olduğu hakkına uygun bir surette bir şeyden faydalanılmış olan iyi niyetli zilyedi o şeyi geri vermekle mükellef tuttuğu kimseye karşı zilyetliği sırasında faydalanması yüzünden bir guna tazminat ile mükellef olamayacağı Medeni Kanunun 906 ıncı maddesinde tasrih olunmuştur. 907 inci maddenin son fıkrasında o şeyi geri isteyene karşı yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından sadece elde ettiği semerelerin mahsubu esasını kabul etmiştir. İyi niyetli zilyet, adi veya hasılat kira bağıtı dolayısıyla aynen ve nakden bir kira karşılığı elde etmiş ise hukuki semere mefhumuna girer ve yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından mahsup edilir. Fakat gayri muteber bir akit zımnında iyi niyetli zilyedin gayrimenkulü kullanması elde edilmiş bir semere mefhumuna giremeyeceği cihetle değerlendirilerek mahsubu cihetine gidilemez.

İkinci nokta; İhtilaf konusu olaylarda olduğu veçhile muteber olmayan satış aktine müsteniden ve takrire intizaren teslim olunan gayrimenkule müşteri zilyet bulunmaktadır. 10.7.1940 tarihli içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde belirtildiği üzere satış bedeli ve zaruri ve faydalı sarfiyatı iade ve tediye olununcaya değin intifa ettiği semereleri tazmin ve ecrimisil itasiyle müşterik mükellef değildir.

Bu durumda mülk sahibi zararına mamelekte bir artma olmayan ve satış edeli ve zaruri ve faydalı sarfiyatından dolayı hapis hakkı bulunan müşterinin gayrimenkulü kullanması ecrimisil namında bir şey ödenmesini gerektirmiyeceği cihetle yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından mahsubu bahis konusu olabilsin. Dairemizin kararı 907 inci maddenin son fıkrası hükmüne ve 10.7.1940 tarihli kararın gerekçesine tamamen uygundur.

İ.Öktem; Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasındaki ( elde ettiği semereler ) in manasını tayin etmek lazımdır. S.bir şeyden belli fasılalı devrelerde husule gelen ve o şeyin iktisadi gelirini teşkil eden şeylerdir. Bir paranın faizi, bir malın kirası gibi medeni hukuku olur, veya bir ağacın meyvesi ve bir ormanın hasılatı gibi tabii olur.

Kanun; bir hükmü yalnız tabii semereye hasretmek istediği zaman bunu sarahaten göstermektedir. Mutlak semere; Medeni semereye de şamildir.

Medeni Kanunun 906 ıncı maddesi haksız fiil ve haksız mal iktisabı kaidelerinin bir istisnadır. Bilhassa miras hukukunda 527 ve 539 ve 578 inci maddelerin tatbikinde ehemmiyet arzeder. Bu maddenin derpiş ettiği husus; zilyedin hakiki mal sahibine yaptığı zarardır. Yani mal sahibinin mamelekinde husule gelen noksanlık veya mamelekin çoğalmasına karşı vukua getirilen engeldir. İşte hüsnüniyet sahibi zilyet bunlardan mesul tutulmamıştır. Bu maddenin zilyetin o şeyi kullanmasından dolayı temin ettiği menfaatla alakası yoktur. Zilyet o şeyi kullanmakla mal sahibine zarar vermemiş ise umumi hükümler dairesinde esasen bir tazminat ile sorumlu tutulamaz.

907 inci maddenin son fıkrası ise 906 ıncı maddeye bir istisna teşkil eder. Zilyet iade ile mükellef tutulduğu şeyden çektiği semere ve faydaları kendi masraflarından doğan ve yalnız hapis hakkı bahşeden ve fakat mütalebe hakkı vermeyen alacaklarına mahsup etmeye mecburdur. Bu bir hakkaniyet kaidesi olmakla beraber hapis hakkı sahibinin rehin hakkı sahibi gibi hakkının semereye şamil olmadığı yolundaki asıl kaideye kısmen avdet etmekten ibarettir. Bu prensipler müştereken gözönünde tutulduğu taktirde alacaklara mahsup edilecek semerenin medeni ve tabii semerelerden ibaret olduğu ve fakat zilyedin o şeyi kullanmakla temin ettiği sair menfaatına, eski tabirle ecrimisle şümulü olamayacağı sonucuna varılır. Zaten u fıkra ( elde ettiği ) kaydı ile bu maksadı da teyit etmiş bulunmaktadır. Sözümü hülasa edersem : Hüsnüniyet sahibi zilyet iade ile mükellef tutulduğu şeyden ( istifade ) temin etmekle mesul tutulmayacaktır. Fakat 907 inci maddede yazılı masraflarını istediği takdirde ve bu masraflar için hapis hakkını kullandığı taktirde yalnız ( elde ettiği semereleri ) masraflara mahsup ile mükellef olacaktır. 906 ıncı maddede ( istifade eden ) tabirinin kullanılmasına mukabil 907 inci maddede ( elde ettiği semereler ) tabirinin kullanılması gözönünde tutulmak lazımdır.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı S.Erbil; Medeni Kanunun 907 inci maddesinde semere tabirinin tabii ve hukuki semerelere şamil olduğu şarihlerin açık beyanlarından anlaşılmaktadır.

Tabii semere adı geçen kanunun 620 inci maddesinde yazılı tarife göre bir şeyin muayyen zamanlarda hasıl ettiği ve örfün o şeyden sureti tahsisine göre istihsalini tecviz eylediği mahsullerdir.

Hukuki semere ise; hasılat icarı ve adi kira icarlarıdır. Kurulun evvelce ittihaz eylediği bir kararda belirtildiği vecih üzere harici alıma müsteniden zilyet bulunan müşterinin elde ettiği semere ve menafii satıcı tarafından mebiin istirdadı halinde o semere ve menafi mukabilinde bir şeyi istemeğe hakkı olmadığı gibi alıcı da verdiği paranın faizini talebe yetkisi bulunmamaktadır.

Bu karar hükmü baki kaldıkça alıcının hüsnüniyetle zilyet bulunduğu gayrimenkulde oturmak gibi intifaına mukabil satıcı bir şey talep edemez. Bu bakımdan Beşinci Daire kararı doğrudur.

Dördüncü Ceza Dairesi Başkanı Z.Sencer; Sayın S.E.geçen hafta heyeti umumiyenin iki, üç kararına butlan damgası vurdular. Bunlardan son ikisinin müzakeresine iştirak etmiş bir Yargıç sıfatı ile bu iddiayı reddetmek isterim. Bizde İsviçrede olduğu gibi Noterde gayrimenkul satılsaydı, hiç bir zaman harici satış vuku bulmazdı. Bunun için bizde harici satış almış yürümüştür. Kanunları her zaman Millet Meclisi değil, bazan bizzat ve fiilen millet de vazeder. Bizim bahsettikleri iki kararımız muhtelif kanunların tazyikine rağmen halkın yüz yıla yakın bir müddet fiilen kabul etmekle ( böyle isterim ) demiş olduğu bir hususu kanunun müsaadelerinden istifade etmiş ve halkın sesini hakkın sesi yapmıştır.

S.nedir? Gayrimenkulün semeresi midir, ağacın semeresi midir. Kanunun kastı gayrimenkulün hasıl ettiği semeredir. S.diye kabul olunacak gayrimenkulün doğrudan hasıl ettiği kira buraya dahildir. Eski tevhidi içtihat kararları bunu mevzubahs etmeğe imkan bırakmaz. Ecrimisilin bir çok mahzurları vardır, mesela; bin lira verdim, evi bana verdi. Üç sene sonra ferağını verecekti. Ben gayrimenkulü kullanmadım, buna ecrimisil mi tayin edilecektir, Buna imkan yoktur. Bir tarla senede 100 kuruş getirir, ağaç diktim, bin lira aldım. Bu hasılat gayrimenkulün müdür. Bu gayrimenkul yine 100 kuruş getiren bir gayrimenkuldür, semere benim gayret ve tesislerimin mahsulüdür.

Semereyi, intifaı, kirayı mutlak surette alırsak emekleri berhava etmiş, gayrimenkule kıymet vermiş oluruz. Gayrimenkul el değiştirdikçe kıymet bulur. Tevhidi içtihat kararlarına göre gayrimenkulü bana sattı, iade et dedi, paramı ver dedim, para verilinceye kadar intifa edeceğim, bu eski kararlarımızla kabul olunmuştur. Para faizsiz, ev kirasız diye bir usulümüz vardır. Belki kılı kılna kanunlara uymaz, fakat memlekette caridir.

Beşinci Hukuk Dairesinin intifa mukaili ecrimisil hesap edilemez diye noktai nazarını kabul ediyorum.

İkinci Hukuk Dairesi Başkanı A. H.Berki; Ecrimisilden söze başlayacağım. Görüyorum ki, her zaman bu ıstılah üzerinde münakaşa açılıyor. Ve bu kelimenin bir kaç arkadaş tarafından ağıza alınmaması isteniyor. İtiraf ederim ki, bu münakaşa niçin yapılıyor ve semeresi nedir, bir türlü anlayamıyorum.

M.olduğu üzere her ilmin bir lisanı vardır, her ilimde o ilim erbabınca kabul edilmiş bir takım istılahlar vardır. Talim ve tedris ve ifade ve istifade bu tabirlerle olur. İ.mefhumlar başka türlü ifade olunamaz. Tababet, Kimya, Hendese, Fizik velhasıl bilumum ilimle ve o meyanda hukuk ilimide böyledir. Kendisine has ifade ve istilahları vardır. Bunlar şunun bunun tarafından değiştirilemez, terkedilemez. Ancak bunları, yerine başka birer tabir kabuliyle hukukçuların ekseriyeti değiştirebilir. Kanunlarda bu tabirlerle tanzim olunur. Vazukanun dahi umumun kabul ettiği lafızları değiştirmez. Yalnız nadiren hukuk lisanında mevcut olmıyan bazı terimler kabul edebilir.

Bu kanunda yoktur diye hukuk alimlerinin hakimlerin, avukatların istimal eyledikleri herhangi bir lafız terkedilmelidir denemez. S.teşrilerde de böyledir? Mesela; İ.hukukunda layuat istilahlar vardır. Bunların çoğuna Kuran ve Hadiste tesadüf etmeyiz. Bunlar Kuranda Hadiste yoktur, kullanmayalım diye hiç bir kimsenin aklından geçmemiştir. İ.hukukunda "teannüt diye bir tabir vardır. Kendisine faydası olmadığı halde hakkını sırf gayri ızrar eden surette kullanmak demektir, teannüt memnudur, diye bir kaide kurulmuş ve umumen kabul edilmiş bir tabirdir ve bu tabir Kuran ve Hadiste yoktur diye kullanmaktan ihtiraz olunmamıştır. Bazı muhterem arkadaşlarımız gibi düşünülse idi, İ.Hukuku dilsiz kalır, ufak bir ilerleme kaydetemezdi.

M.arkadaşlar, ıstılahların çokluğu bir kıymettir, mensup olduğu ilmin o nisbette tekamülünü gösterir. Istılahın azlığı iptidailikten züğürtlükten başka bir şeye delalet etmez. Şimdi bir kaç misal üzerinde düşünelim. H. mürur, hakkı mesil, hakkı şurp, hakkı şuf'a gibi tabirler var. Bunların her biri mühim hukuki bir merhum ifade ediyor. H. mürura geçme hakkı, hakkı mesile damlalık hakkı diyebiliriz. H. şurba ne diyeceğiz. H. şurp, hayvan ve arazinin su nöbeti hakkı demektir. Bu manayı böyle mi ifade edelim. Bunun ilmi bir kıymeti olur mu? Sonra istishap diye bir istilah var, bunun delalet ettiği mana ve mefhumu nasıl ifade edeceğiz. Ecrimisil ve bedeli misil tabirleri de böyledir.

Ecrimisil haksız olarak istilah olunan menfaatin, zamanı demektir. Farzedelim ki, benim bir evim var, biri haksız olarak işgal etti. Böyle olmasa kiraya verecek istifade edecektim, bundan mahrum oldum. Başka zararım yok, bu zarar nasıl anlaşılacak, benzeri evlere bakacağız. Onlar sahiplerine ne ücret temin ediyorsa ve edecek durumda ise işte benim zararım odur. İşgal eden bunu tazminle mükelleftir. Eğer menfaatten mahrumiyetimden başka bir zarara uğramış isem bu munzam zarardır, onu da istemeğe hakkım vardır. Bedelimisle gelince; yine farzedeyim ki, bir şahıs benim şu dolma kalemimi kırdı, benim isteyeceğim bu markadaki kalemler ne ediyorsa odur, bunlar o kadar güzel tabirdir ki, hem mefhumunu hem mefhumunun nasıl tahakkuk ettirileceğini ifade ediyor. Bu kadar manalı ve güzel ıstılah hatırlamıyorum. Deniyor ki, Medeni Kanunda ve Borçlar Kanununda bu tabirler yok bunlar bırakılmalıdır. Bırakalım ne diyelim. Tazminat bir defa bu yanlış bir laftır. Çünkü, tazminat kelimesinin cemidir. Ödemeler demektir. Bu mevzua yakıştı mı? Zaman diyelim bu umumi bir tabirdir aynilerin istihlakinde zaman, menfaatın istihlakinde zıman şunda zaman bunda zıman veya tazminat rica ederim. İ.bakımdan bunun kıymeti nedir? Her şeyden sarfınazar Kanun Vazu ecrimisil tabirini güzel bulmuş ve müteaddit hususi kanunlarda kullanılmıştır. Buna karşı da deniyor ki, devletin arazisinin fuzulen işgalinde kullanılmıştır.

Yalnız orada ecrimisil deniyor, fertlerin mallarında denmez. Böyle şey olur mu? Ecrimislin hukuki bir mefhumu var, şahıs itibariyle değişemez. Sonra bizim umumun kullandığı bir kelimeyi hukuk lisanından çıkarıp atmağa ne hakkımız var.

Biz kullanmayalım demekle ne olacak? Halk ecrimisil diyecek Hakimler, avukatlar ecrimisil diyecek bizim sözümüz bize münhasır kalacak. Hulasa muktedir isek tabirleri, ıstılahları çoğaltalım, hukukumuza milli inkişaf yerelim, iptidailikten kurtaralım.

Şimdi asıl meseleye geçiyorum : Daireler arasında ihtilaf yoksa da bence harici alım, satım hakkında Medeni Kanunun 906 ve 907 inci maddeleri tatbik edilemez. Çünkü, harici gayrimenkul alım, satımı hukuken hiç bir hüküm ifade etmez ve burada kanunun kaydettiği hüsnüniyet bahis mevzuu olamaz. 906 ıncı maddedeki "mevcudiyetine kani olduğu hakkına muvafık surette" kaydından da anlaşılacağı üzere bu maddedeki hüsnüniyet afaki ve enfüsi hukuki hüsnüniyettir. Madde ancak bu gibi ahvalde kabili tatbiktir. Bir şahıs bilmeyerek mesruk bir otomobil veya sahte bir vekaletname ibraz eden vekil tavassutu ile bir gayrimenkul satın almıştır. Vekaletnamenin sahte olduğunu bilmiyor, sahibi çıkmış malını istiyor. Zilyet hem afaki hem enfüsi hüsnüniyet sahibidir. Çünkü; şira kanunen muteberdir, şira tasarruf hakkı bahseder. İşte müşteri bu esaslara istinat ederek tasarruf etmiştir.

Harici şirada böyle bir mesnet yoktur. Yalnız ahlak kaidelerine dayanan bir hüsnüniyet tasavvur olunabilir. 906 ıncı maddenin ihtiva eylediği hüsnüniyet bu değildir. Dairelerin ihtilafı olmadığından daha fazla bu mesele üzerinde durmayarak asıl ihtilaf mevzuu olan meseleye geçiyorum. İhtilaf şunda idi. Menfaat semere midir, değil midir. Beşinci Hukuk Dairesi semere addetmiyor. Dördüncü Hukuk Dairesi semere diyor. Demek mesele kanunun metindeki semerenin tefsirindedir. Şüphe yoktur ki, semerenin burada lügat manası kasdedilmiş değildir. Semerenin lügat manası Türkçede yemiş Farsçada meyvedir. Maksat bu olmadığı açıktır. Örfi manası maksuttur, örfi manası nedir? İsviçre müelliflerinin izahatından anlıyoruz ki, semere burada tabii hukuki semereye şamil bir manadadır. Muhtelif semenlerde semerenin bazan mutlak ve bazan tabi kaydiyle takyidinden de anlaşılan budur. Tabii semere, hukuki semere nelerdir.

Tabii semere halkı zevait ve hasılattır, tabii denebilmek için hılki olacak, şeye ittisali bulunacak ve ayrılmakla o şeyin kıymetine halel gelmiyecektir. Binaenaleyh hılki ittisali olmadığından paranın faizine ayrılınca mahallinin kıymetine halel geleceğinden uzunca ömürlü ağaçlara semere denmez. Hasılat daha umumi bir tabirdir. Ağaçların meyveleri ve tarlaların otları hayvanlarda yün, süt, yumurta, yavru ve gübreler tabii semeredir.

Hukuki semereye gelince; Bunlar hukukun kıymet verip himaye ettiği feri şeylerdir. Paranın faizi herhangi bir malın menfaatı hukuki semere kabilindendir. Buna iktisadi semere de diyebiliriz. Hatta her türlü semere iktisadıdır.

Bence menfaatin semere olduğunda şüphe yoktur, deniliyor ki, kira semeredir. Fakat menfaat değil. Kira semere olamaz. Belki semere olan menfaattir kira bunun ivazıdır, buna semere denmesi menfaatin bedeli olmak itibariyledir. Yoksa ayın ile kira arasında hiç bir ittisal yoktur. Bir şey satıldığında semene nasıl semere denmezse kira bedeline ve menfaatın zamanı mukabilinde alınan paraya semere denemez, asıl semere menfaattır.

Münazırlarımız diyorlar ki, haricen satılan bağ iade edilirken faydalı ve zaruri masraflar istenirse elde edilen üzümler mahsup edilir. Fakat haricen satılan bir ev iade edilirken zaruri ve faydalı masraflar istenirse elde edilen menfaat bedeli mahsup edilmez. Böyle bir düşünüş maddedeki, hükmün müfadına ve hak ve mantıka muhaliftir. Bir şahıs haricen bir ev satın aldı. Oturulmaz bir halde idi. Tamir etti. Bayi vaz geçti, geri istiyor, alan kimse masraflarını isterken intifa ile itfa ettiği sarfiyatını dahi talep etmek doğru olur mu? Asla! Ü.elde etmekle menfaat elde etmek arasında iktisaden ne fark vardır. Binaenaleyh Dördüncü Hukuk Dairesinin içtihadı hak ve adle daha uygun olduğu fikrindeyim.

Üye T.Sebük; Bir gayrimenkulu haricen satışı hukukan muteber bir satış değildir. Bununla beraber gayrimenkulün haricen satan kimse birrıza gayrimenkulü müşteriye teslim etmiş ve onun intifaına müsaade etmiş olduğu takdirde müşterinin durumunu suiniyetle zilyetlik durumu olarak kabule imkan yoktur. Müşterini zilyetliği tamamiyle hüsnüniyete müstenit bir zilyetliktir. Bu itibarla hadisede Medeni Kanunun 906 ve 907 inci maddelerinin tatbiki bahis mevzuudur. 10.7.1940 tarih ve 77 numaralı tevhidi içtihat kararı da bu gibi harici satın almaya müstenit zilyetlikleri hüsnüniyete dayanan zilyetlik olarak kabul etmiştir. Binaenaleyh müşterinin hüsnüniyetini kabul etmek zaruridir.

Müşterinin hüsnüniyeti kabul edilince durum nedir? 906 ıncı maddeye göre hüsnüniyetle zilyet olan kimse, zilyet bulunduğu şeyden yaptığı istifadeden dolayı mal sahibine tazminat vermekle mükellef değildir. 907 inci madde buna bir istisna koymuştur. Bu maddeye göre eğer Zilyet yaptığı faydalı ve zaruri masrafları mal sahibinden isterse elde ettiği semerelerin mahsubu icap eder. Mahsup edilecek şey maddenin pek açık ifadesine göre sadece semerelerdir. Mevzubahis semereler tabii semereler olduğu kadar medni semerelerdir. Bilfiil yapılan istifade ise ne tabii ve ne de sivil semereden matut bulunmadığı cihetle bunun mahsubuna imkan yoktur.

906 ıncı madde ve bu maddenin tatbiki mahiyetinde bulunan tevhidi içtihat kararı zilyedi bilfiil istifadesinden dolayı tazminle mükellef kılmamıştır. Bilfiil istifade ile semere mefhumu tamamiyle yekdiğerinden ayrı şeylerdir. Nitekim mülkiyet hakkının sahibine temin ettiği şeylerin neler olduğu ifade edilirken mülkiyetin sahibine,

1- Fiilen istifade, 2- Semerelerini toplamak, 3- Devir ve temlik ( Hukukan tasarruf ) etmek haklarını bahşettiği anlaşılır. Görülüyor ki; fillen istifade ile, semereleri toplamak ayrı ayrı şeylerdir ve kanunumuzun muhtelif yerlerinde ( istifade ) tabiri daima semere mefhumundan ayrı ve kendine has manada kullanılmıştır. Bu sebeplerle Beşinci Hukuk Dairesi kararının isabetli olduğu kanatındayım.

S.Arsan; Şimdiye kadar yapılan tartışmalardan ve serdedilen mütalaalardan anlaşıldığına göre her iki dairenin birleştiği noktalar ve ayrıldığı noktalar şöyle hulasa edilebilir :

Evvela; her iki daire, bir gayrimenkule iyi niyetle zilyet olanın onu iade ile mükellef olduğu ve o gayrimenkule yaptığı zaruri ve faydalı masrafları istediği zaman Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrası gereğince istihsal ettiği bütün semerelerin bu masraflara mahsup edileceğinde birleşmektedir.

Saniyen; Her iki daire, bedeli icar ve sermayenin iradı olan faiz gibi medeni semerelerin de aynı şekilde iyi niyetli zilyedin yaptığı masraflara mahsup edileceğinden müttefiktir.

Salisen; Ancak her iki daire, gayrimenkul zilyedinin o gayrimenkulden bizzat intifa etmesi halinde istihsal ettiği menfaatin değerlendirilerek zilyedin yaptığı masraflara mahsubu lazım gelip gelmiyeceğinde ihtilaf etmektedirler. Tabiri diğerle zilyedin bizzat intifanın değerlendirilmesi suretiyle elde edilecek olan kıymetin medeni semereden madut olup olmadığını tayinde ayrılmaktadır.

Şu halde halledeceğimiz mesele şudur : İyi niyetle bir gayrimenkule zilyet olan kimse o gayrimenkulu kiraya vermeyerek bizzat işgal ve intifa ederse bu intifa değerlendirilerek ve bu değerlendirilme medeni semere addolunarak yaptığı masraflara mahsup edilmesine kanunen ve hukukan cevaz varmıdır? Yokmudur? Kanaatımca bu suale menfi cevap vermek lazımdır. Çünkü;

Evvelen, eski hukukta ve yeni hukukta semere ve menfaat mefhumları ayrı ayrı şeylerdir. Eski hukukta semerenin mukabili ziyadedir. Bu da ziyadei muttasıla ve ziyadei münfasıla olmak üzere ikiye ayrılırdı. Halbuki, menfaat orada da başka bir mefhumdu, yeni hukukumuza gelince : Tabii semere Medeni Kanunumuzun 620 inci maddesinde tarif edilmiştir. Bu tarife göre tabii semere, asıl şeyin mütemmim cüzüdür. Asıl şeyden örfen ve iktisaden ayrılması caizdir. Bu ayrılış asıl şeyde bir zarara sebep olmaz. Halbuki, menfaatte bu mahiyet ve şartlar görülemez. Nitekim Borçlar Kanununun 248 inci maddesinde menfaatin ıvazla temliki demek olan icar akti tarif olunurken menfaatin kullanmaktan ibaret olduğu tebarüz ettirilmiştir. Kezalik Borçlar Kanununun 299 uncu maddesinde menfaatin ıvazsız temliki demek olan ariyet akti tarif edilirken yine menfaatten kullanmak diye bahs edilmiştir. Kezalik Medeni Kanunun 717 inci maddesinde intifa hakkından bahsolunurken menfaat, bir şeyden istifade diye tarif edilmiştir. Demek ki, bir şeyin kullanılması menfaatidir, semere değildir.

Saniyen; Bizim Kanunumuz Alman Medeni Kanununun hilafına olarak medeni semere diye bir mefhum kabul etmemiştir. Bilakis semere ile bedeli icar, faiz gibi medeni semere denilen şeyleri birbirinden ayırmıştır. Mesela Medeni Kanunumuz intifa hakının hudut ve şümulünü tayin ederken 728 inci maddesinde semerenin intifa hakkı sahibine ait olduğunu tesbit ettikten sonra heman akabinde 729 uncu maddede sermayenin menfaatinin de intifa hakkı sahibine ait olacağını tebarüz ettirmiştir. Kezalik gayrimenkul rehninin hudut ve şümulünü tayin ederken 777 inci maddesinde rehinin temmim cüzü ile teferrüata şamil olup mütemmim cüz mahiyedinden çıkan toplanmış meyvelere şamil bulunmadığı esasını koyduktan sonra 778 inci maddede merhun gayrimenkulun kirası hakkında ayrıca hüküm sevketmiştir ve kirada olan gayrimenkulun kirasının kaide olarak, bazı istisnalardan sarfınazar, medyuna ait olduğunu ve rehinin bu kiraya şamil olmadığını kabul etmiştir. Demek oluyor ki, kanunumuz bedeli icar ve faizi semereden addetmemiştir. Eğer bunlar semereden addetseydi ayrıca hüküm sevketmezdi. Ancak yine bu hükümlerden anlıyoruz ki, kanun bunları hükmen semereden addetmiştir. Çünkü aynı hükümlere tabi tutmuştur. Fakat şurasını unutmamak lazımdır ki menfaatin değerlendirilmesi suretiyle elde edilen kıymet, bedeli icar gibi medeni semere değildir, denemez ki, bizzat kullanmanın değerlendirilmesi ile elde edilen kıymet ecrimisildir bu da bedeli icar mahiyetindedir. Binaenaleyh bizzat kullanma ile ahara kiraya verme arasında bir fark yoktur. Böyle istidlal hatalıdır. Çünkü, bir kerre Vazukanun buradaki zilyedin tazmin borcunu yalnız mamelekine ilave suretiyle fazlalık husule gelmesi haline hasreylemiştir. Yoksa zilyedi bu gayrimenkulu işgal etmek suretiyle başka bir yeri kiralamaktan vareste kaldığında ve bunun neticesi olarak mamelekinin aynı seviyede kalmış olmasından ötürü tazmin ile mükellef tutmamıştır. Bizim menfaati değerlendirmek suretiyle bedele kalbeylememiz fuzuli bir ameliyedir. Vazukanunun maksadını tecavüzdür, metne ilavedir. Eğer Vazukanun menfaatın da mahsuba esas olacağını kabul etseydi madde de yalnız semereden bahsetmez, aynı zamanda semere ve menfaatler mahsup edilir derdi.

Salisen; Bundan başka menfaatin değerlendirilmesi suretiyle elde edilen kıymet, ecrimisil değil, tazminattır. Filhakika bizim mevzuatımız, akti münasebetlerle haksız fiillere terettüp eden hükümleri yekdiğerinden tamamen ayırmıştır. Bunları başka, başka ahkama tabi tutmuştur. Ecrimisil tabiri bir istilah olarak kabul edilebilir. Fakat bunun mahiyetini tayin etmek tertip edilecek hüküm bakımından çok mühimdir. Mesela, akti münasebetlerde zamanaşımı on sene olduğu halde haksız fiillerde bir senedir. Bizim mevzuatımız ecrimisli, bedeli misli akdi münasebetlerde mevzubahs etmiştir. Mesela bakkaldan fiatını sormadan veresiye bir şey alırım. Kezalik bir arkadaşımın kirasını sormadan müsaadesiyle evini işgal ederim. Bu hallerde meyanede akit vardır. Yalnız semen ve bedeli icar meskut kalmıştır. Bu hallerde aldığım şeyin bedelini Borçlar Kanununun 209 ve Ticaret Kanununun 698 ve 699 uncu maddeleri uyarınca fiil cari üzerinden yani bedeli misil üzerinden öderim. Keza kirayı da emsaline nazaran veririm. Bunun içindir ki, yani kira olduğu içindir ki, ecrimisil kiralar gibi beş senelik müruruzamana tabidir. Bu gibi hallerde bedeli isteyen akte istisnat eder. Halbuki, hiç bir sarih ve zımni akit olmaksızın bir gayrimenkul tecavüz ve işgal olunursa ödenecek şey ecrimisil değil, tazminattır. Bunu ecrimisil olarak tavsif etmek müruruzaman bakımından ve saire bakımından yanlış neticelere isal edebilir. Bu hallerde mevzu bahs olan mesuliyet, haksız fiil mesuliyetidir, mülkiyet hakkına dayanılarak istenecek şey ecrimisil değil, tazminattır. Halbuki, Medeni Kanunun 906 ıncı maddesi iyiniyet sahibi zilyedin hiç bir tazminatla sorumlu olmadığını açıkça tasrih etmiştir. Bu itibarla menfaatin değerlendirilmesi suretiyle elde edilecek kıymet tazminat olup hiç bir veçhile bedeli icara müşabih olamaz ve medeni semere meyanına giremez.

Arzettiğim mülahazalara binaen Beşinci Hukuk Dairesinin kararı kanun ve hukuk kaidelerine uygun ve isabetlidir.

Birinci Hukuk Dairesi Başkanı Şefkati Özkutlu; Medeni Kanunun 607 inci maddesinde yazılı "semere" mefhumunun şümulünü tayin meselesi karşısında buluyoruz. Yüksek Dördüncü Hukuk Dairesi gayrimenkulun geri verilmesini isteyen davacının dava edilenin faydalı ve zaruri masraflarından gayrimenkulu kullanmak suretiyle yapmış olduğu intifa ve istifadesinin kıymetlendirilerek indirilmesi gerekeceğini ve bu kıymetin de "ecrimisil" diye adlandırılacağı kanaat ve içtihadında bulunmuştur. Yüksek Beşinci Hukuk Dairesi ise kullanmanın "semere" olmadığı "semere"nin ecrimisle şamil bulunmadığı düşüncesinde ve içtihadındadır.

Her ne kadar bir şeye iyi veya kötü niyetle zilyet olan kimsenin o şeyi geri vermeye mecbur tutulması meselesi Borçlar Kanununun haksız fiillerden doğan alacaklara, haksız iktisaba ve Medeni Kanunun 906, 907 ve 908 inci maddelerine ve daha bir çok hükümlere dokunmakta ise de, düşüncelerimi yatağından çıkarıp yaymamak çözülecek meseleyi soyut bir halde bulundurmak için bukonu ile ilgili diğer meselelere ilişmeyeceğim.

"Semere" lügatta yemiş, meyve bitkilerin verdikleri dane, fayda ve kar manasınadır. Kanunun Almancasında da yemiş manasını ifade eden frucht kelimesi kullanılmıştır. Ancak, kanunlarda kullanılan bazı kelimeler lügattaki manalariyle değil muayyen bir manaya gelmek üzere kullanılmaktadırlar ki, bunlara ıstılan yahut terim diyoruz.

Kanunumuzda "semere" nin bir ıstılah olarak kullanılmış olduğunda ihtilaf edileceğini sanıyorum.

Kanunda "semere" bazı yerlerde tabii sıfatiyle birleştirilerek bazı yerlerde hiç bir sıfat eklenmeksizin kullanılmıştır. 907 inci maddede kullanılışı da haksızdır. 907 inci maddenin konusuna ayınlar cisimler el ile tutulan şeyler girmektedir. Şunu da arzedeyim ki, zilyedin şeyi geri vermeye mecbur tutulması davalarında bir karar varabilmek için 907 inci maddeden başka 906, 908 inci maddelerin de göz önünde tutulması ve bunların üçünun birlikte mütalaa edilmesi gereklidir. Bu üç madde esasta ayrı ayrı hükümlere ait olmayıp birbirlerini tamamlayıcı hükümleri içlerinde toplamaktadırlar.

Zilyedin şeyin geri verilmesine mecbur tutulması davası yanlız şeyin maddesine yöneltilmiş bir dava olup şeyin haksız olarak iktisap edilmiş olmasının doğurduğu neticelere yöneltilmiş davalardan değildir. Hele davacının şeyi kullanmaktan ondan istifadeden mahrum kalmış olmaktan dolayı uğramış olduğu zararların tazmini hiç bahis konusu değildir.

Her ne kadar bu kabil ayni hak davalariyle haksız iktisaptan ve haksız fiilden doğan davalar birleşebilirlerse de, davacıya bunları birlikte açmak mecburluğu yüklenmemiştir.

Dava edilenin ayın davasiyle giyeceği hükümde elindeki şey, ne halde bulunuyor ise o halde geri vermeye mecbur olduğunu bildiren ve bunu emreden bir hükümden ibarettir. Bu hüküm 906 ıncı maddeden çıkmaktadır. Çünkü, bu madde iyi niyetli zilyedin onu geri isteyen malike karşı hiç bir tazminat vermek zorunda olmadığını göstermekte olduğu gibi maddenin ikinci fıkrası da bu sorumsuzluğu en kesin bir dil ile ifade etmektedir.

Bu 906 inci madde bize dava edilenin topladığı ve elde ettiği semereleri deki bunlar ister olduğu gibi elinde mevcut bulunsun ister bu semerlerle mameleki artmış olsungeri vermekle mükellef olmadığını da açıkça göstermektedir.

907 inci madde tazminatla sorumlu olmayan iyi niyetli zilyede de faydalı ve zaruri masraflarını istemek hakkını vermektedir. Bu durumdadır ki, kanun koyan menfaatlar arasında bir muvazene kurmak için davacı mameleke de dava edilenin elde ettiği semerelerin masraflardan indirilmesini istemek hakkını vermiş bulunuyor.

Semerelerin ayniyle birlikte geri verilmesi mecburiyetini koymamış olan kanun koyan masraf bahis konusu olunca bunların mahsubunu tabiri diğerle masrafı karşılayacak kadarının geri verilmesini kabul etmiş görünmektedir.

Kanunun mahsup hakkındaki bu hükmünü mutlak bir hüküm olarak kabul etmek semerenin geri verilmesi esasına aykırı düşeceği gibi zilyedin hiç bir tazminat itasına mecbur tutulmayacağı yolundaki açık hükmüne de aykırı düşer. Bu esas düşünce dolayisiyledir ki, mahsup edilecek masraflardan indirilecek semerlerin ayın olarak hiç olmazsa dava edilenin mamelekinde bir artma şeklinde olarak mevcut semere olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Bu hükmü Borçlar Kanununun altmış altmışdördüncü maddelerinin yardımiyle de çıkarmak kabildir.

Şimdi asıl ihtilaf noktasına "semere" mefhumunun şümulünü tayin etmek meselesine gelmiş bulunuyoruz.

Hukuk ilmi ile, bunun nazariyeleriyle uğraşan bilginler ağaçların yemişlerini ormanın ağaçlarını çıkarılan madenleri hasılat ve adi icarlar dolayisiyle elde edilen kira karşılıklarını semereden saymakta sonuncusuna hukuki sıfatını takmaktadırlar.

Her ne kadar kira karşılığı öbürleri gibi aynın doğurduğu bir şey, ayından ayrı bir parça değilse de, ayın dolayisiyle vücut bulması bakımından eksik de olsa onlarla aralarında bir benzerlik bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu benzeyiş dolayisiyle bunlar da semere sırasına sokulmaktadır.

Medeni Kanuna şerh yazmış olan Viland da 620 inci maddeyi şerhederken kiraları içine alır şekilde bir dil kullanarak şöyle diyor. Semereler : Diğer bir şeyden muayyen fasılalı devrelerde husule gelen ve o şeyin gelirini teşkil eden şeylerdir.

Görülüyor ki, Vilandın verdiği "semere" nin bu genel tarifi de kullanmayı içine almamaktadır.

Kullanma ile kullananın mamelekine bir şey girmediği ispata muhtaç olmayan bir meseledir. Acaba mameleki artar mı? Buna da menfi cevap vermek gerekir. Çünkü, dava edilenin geri vermeye mecbur tutulduğu şey, elinde olmasaydı mutlak olarak o şeyin yerini tutacak diğer bir şey tedarik edip kullanacak olduğu iddia edilemez. Mesela, bir kimse kendisine miras kaldı diye bir eve girmiştir, kendisinin eskimiş evini de satmıştır. Mirasçı sıfatiyle el koyduğu ev asıl mirasçı tarafından geri alınmıştır. Görülüyor ki, bu şahıs geri alınan eve mirasçı sıfatiyle el koymamış olsaydı kendi evini onarıp oturmak durumunda idi. Mirasçı sıfatiyle el koyduğu evi kullanması mamelekini artırmamaktadır.

Hele bazı şeylerde mamelekinin artmadığı çok açık ve tereddütsüz olarak görülmektedir. Mesela, ellibin liralık bir pırlantayı kullanan kimsenin mamelekinin arttığı hiç bir yönden iddia edilemez.

Yüksek Dördüncü Hukuk Dairesi kullanmayı tam bir "semere" mahiyet ve haysiyetinde kabul etmemiş olacak ki, kararında bunu fayda kelimesiyle ifade etmiş bulunmaktadır.

907 inci maddenin şümulü dairesine sokulacak şeyin ise her yönden semere sayılacak şey olması kanun tefsirinin esas ve icatlarındandır.

Şunu da arzedeyim ki, kullanmanın "semere" sayılması halinde dahi masraflardan düşülecek olan para mülga Mecelle hükümleri dairesinde takdir edilecek ecrimislin tutarı değil şeyi geri vermeye mecbur tutulan dava edilenin mamelekinde bu kullanma sebebiyle vücuda gelmiş olan ziyadelik varsa bu ziyadeden ibaret olacaktır.

Bu ecrimisil mefhumu sakat ve kendisinden geçilemeyecek bir değer taşımayan bir mefhumdur. Bunun müspet hukukumuzun mefhumları arasına sokulması esaslı bir takım hukuk kaidelerini ihlal etmektedir.

Bu husustaki düşüncelerimi gündemde bulunan bu ecrimisile ilgili meselenin konuşulacağı zamana bırakarak sözlerimi bitiriyorum. Düşüncelerim bundan ibarettir, takdir yüksek kurulundur. Demeleriyle: Sonuçta;

Her iki daire kararları arasında bahis konusu içtihat ayrılığı Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasındaki "zilyedin elde ettiği semereler" mefhumunun şümulünün tayininde belirmektedir. Dördüncü Hukuk Dairesince iyi niyetle bir gayrimenkule zilyet bulunanın onu kullanması "fayda ve semere" sayılmış ve değerlendirilecek karşılığının yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından indirilmesi esası kabul edilmiş olduğu halde Beşinci Hukuk Dairesi "zilyedin elde ettiği semereler" mefhumunun o şeyi kullanma ile faydalanmaya teşmiline cevaz görmemiştir.

Anlaşmazlığın esas konusu olan semere; cevheri bozulmadan ve eksilmeden bir şeyin belli zaman ve devrelerde verdiği mahsuldür. Bunun hukuki manada ne dereceye kadar semere sayılabileceğini tayin edebilmek için iktisadi icap ve düşünceleri de göz önünde bulundurmak icap eder. Medeni Kanunun 620 inci maddesinde yalnız tabii semere tarif olunmuş ve madde metninde "bir şeyin belli zamanlarda hasıl ettiği ve örfün o şeyden tahsis suretine göre istihsalini tecviz eylediği mahsuller, o şeylerin tabii semereleridir" denilmiştir. Bir şeyden nakit ve sair suretlerle alınan; mesela ödünç bir paranın belli zaman ve devrelerde getirdiği faiz, adi ve hasılat kira bağıtlarından elde edilen kira karşılıkları ve emsali hukuki semere mefhumu altında mütalaa olunmakta maden ve taş ocaklarını hasılatı da semereye benzetilmekte ve belli zaman ve devrelerde hasıl olmayan şeyler semere merhumu addedilmemektedir.

Gerçi Medeni Kanunumuzda İsviçre Medeni Kanununda olduğu gibi yalnız tabii semere tarif olunmakla yetinilerek hukuki semere tabiri kullanılmamış ise de, anlaşmazlık konusu 907 inci maddenin son fıkrasında "tabii" kaydiyle takyit edilmeksizin geniş bir anlamda kullanılan "zilyedin elde ettiği semereler" tabii semerelerden başkaca medeni semereleri de içine almakta ve bu görüşü tanınmış mülliflerin rey ve mütalaaları da teyit etmektedir. Fakat bir şeyden kullanma yoliyle intifa, semere mefhumuna girmediği gibi bir bağıta dayanmamakta olması bakımından da hukuki semere değildir.

Mevcudiyetine kani olduğu hakka dayanarak bir şeyden faydalanmış olan iyi niyetli zilyedi hiç bir yönden sorumlu tutmayan Kanun Vazu 906 ıncı maddede o şeyi geri isteyene karşı faydalanması yüzünden zilyedin hiç bir tazminat itasına mecbur olmadığı hükmünü koymuştur. Bu mutlak sorumsuzluğu 907 inci maddenin son fıkrası da takyit etmiş olmayıp iyi niyetli zilyedin elde ettiği semerelerin sadece yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından mahsubunu kabul etmiş bulunmaktadır.

Yukarıda izah olunan sebeplere ve mukayese olunan 906 ve 907 inci madde hükümlerine göre Medeni Kanunun 907 inci maddesinin son fıkrasındaki "zilyedin elde ettiği semereler" tabirinden maksut tabii ve hukuki semereler olup semere mefhumuna girmeyen, bir şeye iyi niyetle zilyet bulunanın onu kullanma ile faydalanmasının değerlendirilecek karşılığa şamil olamayacağına ve bu itibarla yapmış olduğu zaruri ve faydalı sarfiyatından mahsup edilemeyeceğine 1.3.1950 tarihinde üçte ikiyi geçen oyçokluğu ile karar verildi.

Yorumlar

blog comments powered by Disqus
Başa Dön